İşsizlik, hırsızlık, gasp değil; yoksullaşma verileri

Eyl 26, 2025

Osman Şenkul

“İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor.”

Bunlar, 4 Haziran 2023’ten bu yana Hazine ve Maliye Bakanı olan Mehmet Şimşek’in, küresel finansal krizin en sert zamanlarında, 2009 Mart ayında, yalnızca Maliye Bakanı iken, yani yaklaşık 16 yıl önce söylediği sözler.

Hadi diyelim ki, küresel finansal kriz patladığında, yüz binlerce çalışan işsiz kalınca, Şimşek’in dediği gibi evde çocuk bakan eşler iş aramaya çıktı, işsizlik yükseldi.

Türkiye’de işgücüne katılım, toplu sözleşme düzeninin çok baskı altında olmasına karşın, ağır aksak işlediği 20-25 yıl önce yüzde 45-46 düzeyindeydi. 

Türkiye’de 2025 yılı başında işgücüne katılma oranı, mevsim etkisinden arındırılmış verilerle, yaklaşık yüzde 53,3 düzeyindeydi. Son açıklanan Temmuz 2025 verisine göre de bu oran yüzde 54,3 düzeyine yükseldi.

Bu bize, çalışabilir durumdaki nüfusun yarısından da fazlasının artık işgücü piyasasına çıktığını gösteriyor. Yani, daha çok birey iş istiyor. Bu neden olur? Artık tek kişinin maaşıyla geçinmenin imkansızlaşması ya da çalışmakta olan kişinin zaten işsiz kalması nedeniyle olur. Gerçi, işgücüne katılımın yüzde 45 düzeyinde olması çok mu iyi bir oran? Elbette değil. Bu, çalışabilir her 1000 kişiden 550’sinin işgücü hesabına dahi alınmadığını gösterir.

Bir de, OECD’nin yüzde 75 olan ortalamasına ve Hollanda, Belçika, Danimarka gibi batı Avrupa ülkelerinde yüzde 85’in üzerinde olduğunu düşünecek olursak, Türkiye’nin yükselmiş olan bu oranı dahi çok güdük kalıyor.

Türkiye’de işgücüne katılım gelişmiş batı Avrupa ülkeleri düzeyine çıkmış olsa, durum çok daha vahim olurdu elbette. Mevcut olanaklarla, işsizlik oranı yüzde 40’lar, hatta yüzde 50’ler ile dünya rekoruna imza atacaktı.

TÜİK verilerine göre, işsizlik oranı Temmuz ayında yüzde 8,0 düzeyindeydi; ancak, Haziran’da aylık 3,8 puan artarak yüzde 29,2’ye yükselen, zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan atıl işgücü oranındaki yükseliş sürdü ve 29,6 düzeyine, mevsim etkilerinden arındırılmış olarak da yüzde 32,9’a kadar yükseldi.

Durum böyle olunca, tasarruf oranlarında da ciddi düşüşler yaşanmaya başladı. Türkiye’de 2021 yılında yüzde 30,3 düzeyinde olan hanehalkı tasarruf oranı, Dünya Bankası verilerine göre, bu yıl içinde yüzde 20–25 aralığında değişti. Bir grup ekonomist tarafından kurulan ve 200’den fazla ekonomi, 20 endüstri ve 18 makroekonomik sektörü kapsayan 6,6 milyon zaman serisinden oluşan CEIC (Küresel Ekonomik Veriler, Göstergeler, Grafikler ve Tahminler) merkezinin verileri de, 2024’ün son çeyreğinde Türkiye’nin brüt tasarruf oranının yüzde 23,9 düzeyinde olduğunu gösteriyor. Kısacası, bu süreçte, ülke genelinde hane tasarrufunda da ciddi gerilemeler yaşandığı görülüyor.

Bir başka deyişle, bu veriler, Kur Korumalı Mevduat önderliğinde, tepedekiler dolarları, euroları koyacak yer bulamazken, bizim insanlar, “ne olur, ne olmaz” anlayışıyla maaş hesabının yanına koyduğu üç-beş bin liraları da artık koyamaz olduklarını gösteriyor.

Tasarruf edemez olmak bir yana, son dönemde giderek artan “askıda ekmek” ve benzeri yardım girişimlerinin de bir başka gelişme kaynaklı olduğunu gösteren veriler de var. Biliyoruz ki, ekmek, insan üretimi gıda ürünlerinin en eskileri arasında sayılır. Mısır ve Avrupa’daki bulgular, ekmeği 30 bin yıl öncesine tarihliyor.  Bu nedenle ekmek hemen tüm kültürlerin gelişiminde çok önemli yer tutuyor. “Kültür”ün kökeni, “ekin”e, ekinden yapılan “ekmeğe” dayanıyor.

Ekmek nasıl bizde, geçinmek için “ekmeğini kazanmak” sözü yer etmişse, İngilizce konuşan birçok kültürde de, “ekmek” (bread) para (money) yerine kullanılıyor. Ekmek artık gelişmiş ülkelerde, standart yardımcı gıda ürünü olarak yer alıyor. Sofralardaki yeri, et, sebze, balık ve türevlerinden sonra geliyor.

Oysa, Türkiye ve birçok doğu kültüründe ekmek hâlâ ana gıda ürünü olarak sofraların vazgeçilmezi olarak yerini alıyor. Yoksul sofralarında ekmek olmayınca doymak da olmuyor.

Yoksul evlerinde, her türlü yemek, ekmeğe “katık” olabiliyor. Büyük ekmek parçaları yemeğin suyuna “banılıyor” ya da bir zeytin iki lokmaya katık yapılıyor.

Bundan 15 yıl kadar öncesinin verileri, Türkiye’de kişi başına yılda ortalama 120 kilogram ekmek tüketildiğini gösteriyor. Ancak, son verilere göre çeşitli kaynaklar Türkiye’de kişi başına yıllık yaklaşık 200 kilogram (199,6 kilogram) ekmek tüketildiğini gösteriyor. 

Ancak, zengin sofralarında, ekmeğin diğer besleyici gıda ürünlerinin yanında esamisinin okunmadığı düşünülürse, yoksullarda günlük tüketim yarım kiloyu da aşıyor. Oysa, artık ekmeği büyük ölçüde geri plana atmış olan batı Avrupa ülkelerinde kişi başına günlük ortalama ekmek tüketimi 100 gramı dahi bulmuyor.

Anlaşılacağı üzere, Türkiye’de doymanın temelini “ekmek” oluşturuyor. Yoksul evlerinde ekmek hergün düzenli olarak giriyor. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin yaptırdığı bir araştırmanın sonuçlarına göre, fırınların tamamına yakını (yüzde 96.4) kendisi satış yapıyor. Ancak, bu yolla tüm ekmeğin yalnızca yüzde 30’u satılıyor.

Buradan da anlaşılacağı üzere, ekmeğin yüzde 70’i mahalle bakkalı ve marketlerden alınıyor. Mahallelerde fırın ve bakkal yan yana olsa da “bakkal” tercih ediliyor. Çünkü, mahallelerde ayakta kalma mücadelesi veren bakkallar hâlâ hane halklarını kredi kartsız, senetsiz-sepetsiz finanse etmeye devam ediyor.

Mahallelerde “ekmek almaya” gidiliyor. Hane halklarının yüzde 94.5’ine mutlaka her gün ekmek alınıyor. Bu hanelerin üçte birinde günde bir kereden fazla “ekmek almağa” gidiliyor.

Ekmek alma zamanları da, “taze-taze” yenebilmesi için de, sofra kurulma zamanlarıyla denk düşürülmeye çalışılıyor. Elbette, hemen her alımda ekmek bir “ucundan” eksilmiş oluyor.

Çünkü, yemek saatine kadar “dayanmış” olan evin küçüğü, artık karnının açlığına hükmedemiyor; birazcık ucundan kopararak, taze ekmeği “kemirmeğe” başlıyor.

Ekmek odaklı beslenmenin bu denli öne çıkmasının da elbette önemli bir nedeni olmalı, değil mi? Bu neden de, Türk-İş’in başlattığı, daha sonra DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’in ve daha birçok emek örgütünün katıldığı “açlık sınırı” araştırmaları da, artık çalışanların “ekmeksiz” hatta “az ekmekli” sofralar kurmasının da oldukça zorlaştığını ortaya koyuyor.

Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi BİSAM’ın hesaplamalarına göre, 2018 yılında 1.658 lira olan dört kişilik bir aile için açlık sınırı geçen Ağustos’ta 26 bin 149 liraya, bir başka deyişle 22.104 liralık asgari ücretin dahi oldukça üzerine tırmandı. Aynı dönemde, kira, okul masrafları, kitap, sinema gibi harcamaların eklenmesiyle hesaplanan “yoksulluk sınırı” da, 5 bin 738 liradan, 90 bin 450 liraya kadar tırmandı.

Elbette bunca yoksulluk varken, ortaya çıkan çaresizlikler, suça yönelimi de ciddi oranlarda artırıyor. Veriler, Türkiye’de hırsızlık ve gasp gibi mala karşı işlenen suçlarda da, yalnızca son bir yılda belirgin bir artış yaşandığını ortaya koyuyor.

Bazı hırsızlık türlerinde artış yaşanırken, bazı türlerde ise düşüş görüldüğünü gösteren Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre, 2024 yılında Türkiye genelinde farklı hırsızlık türlerinde karışan suç sayıları şöyle:

Ev hırsızlığı: 78.436 vaka (yaklaşık yüzde 0,8 artış)

Araç hırsızlığı: 30.373 vaka (yaklaşık  yüzde 1,3 artış)

Bisiklet hırsızlığı: 245.868 vaka (yaklaşık yüzde 6,9 azalış)

Mağaza hırsızlığı: 404.907 vaka (yaklaşık yüzde 5 azalış)

Cep hırsızlığı: 107.720 vaka (yaklaşık yüzde 1,5 azalış)  

Türkiye genelinde 2024 yılında gasp suçlarıyla ilgili spesifik veriler sınırlı olmakla birlikte, 2023 yılı verilerine göre çocuklara isnat edilen suçlar arasında gasp da yer alıyor. Örneğin, 2023’te çocuklara isnat edilen 4.375 gasp suçu kaydedildi.

Farklı kaynaklarda verilen, 2025 yılının ilk yarısına ilişkin verilere göre, Türkiye’de mala karşı işlenen suçlarda (hırsızlık, yağma, gasp) yüzde 17 artış yaşandı. Bu artış, özellikle ekonomik ve sosyal faktörlerin etkisiyle suç oranlarında genel bir yükselişi yansıtıyor. Ancak, bu tür suçların ülke genelindeki oranları hakkında kesin sayılar henüz açıklanmadı. Söz konusu suçlarda yaşanan bu artış, özellikle büyük şehirlerde daha belirgin olmakla birlikte, kırsal alanlarda da etkisini gösterdi. 

Kısacası, başta sendikalar, akademik çevreler ve birçok sivil toplum kuruluşu olmak üzere, milyonlarca kişiyi kapsayan kuruluşların “güvenmediği” TÜİK verilerine göre dahi, Türkiye’deki yoksullaşmanın çok ciddi boyutlara doğru hızla ilerlediğini gösteren izler ve yansımaları gün geçtikçe daha belirgin bir şekilde ortaya dökülüyor. 

Artık, “işsizlik” gibi, insan yaşamının herhangi bir boyutuna ilişkin gelişmeleri ortaya koyan veriler, aynı zamanda Türkiye’de yoksulluğun nasıl bir gelişme ile hangi düzeylere ulaştığını da açıkça ortaya koyar oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir